Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana kuvvetler ayrılığı ilkesini ne parlamenter sistemde ne de başkanlık sisteminde tam anlamıyla hayata geçirebilmiştir. Başkanlık sistemine geçişin temel gerekçelerinden biri kuvvetler ayrılığı ilkesini tesis etmekti. Ancak getirilen sistem, kuvvetleri ayırmak bir yana, tam tersine kuvvetler birliğini doğurmuştur.
Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre yasama ve yürütme organları ayrı ayrı seçilir ve birbirlerine müdahale edemezler. Bu iki güç, birbirlerini denetleyerek denge unsuru oluşturur. Yargı organı ise bağımsız bir yüksek mahkeme aracılığıyla toplumsal iradeye başvurulmasını sağlayarak tam bağımsız bir yapı oluşturmalıdır. Ancak Türkiye’de uygulanan başkanlık sistemi, ciddi yapısal sorunlarla doğmuştur.
Bunun en belirgin örneği, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde seçilen cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olmasıdır. Demokratik altyapısı zayıf ülkelerde, başkanın aynı zamanda bir parti lideri olması, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlaline neden olur. Milletvekillerinin belirlenmesinde tek söz sahibi olması ise yasamanın halka karşı değil, doğrudan başkana karşı sorumlu hale gelmesine yol açar. Böylece yasama organı, halkın temsilcisi olmaktan çıkıp yürütmenin bir uzantısı haline gelir.
Parlamenter sistemde de kuvvetler ayrılığı tam anlamıyla sağlanamamıştır. Yasamayı halk seçse de yürütme, parlamentoda çoğunluğu elde eden siyasi parti tarafından belirlenmektedir. Mevcut siyasi partiler yasası ve seçim yasaları nedeniyle parlamenter sistemde de kuvvetler ayrılığı hiçbir zaman tam olarak işlemedi.
Bugün yeni bir anayasa değişikliği gündeme getiriliyor ve kuvvetler ayrılığı prensibinden bahsediliyor. Ancak anayasa, defalarca değiştirilmiş ve “yamalı bohçaya” dönmüş olmasına rağmen, kuvvetler birbirinden ayrılabilmiş değildir. Öncelikle halkın özgür iradesiyle seçeceği milletvekillerini belirleyen siyasi partiler yasasını ve seçim yasalarını değiştirmeliyiz. Ancak bu reformlardan sonra anayasa değişikliği anlamlı hale gelebilir.
Unutmayalım ki bazı ülkelerde yazılı bir anayasa bile olmadan demokrasi işlerliğini sürdürebilmektedir. Örneğin İngiltere’de anayasa yerine gelenekler ve hukuk kuralları demokrasinin teminatı olmuştur. Önemli olan, yasaların demokratik değerleri gerçekten koruyup koruyamadığıdır.